Ana Sayfa  |  Site Haritası  |  Forum  |  Chat
‹ Anasayfaya geri dön  |  Sivaslilar.net  |  Sivastuning.com
Sivasspor


Hoşgeldiniz
Zurück   SivasSpor.com - Yiğidoların Özgür Sesi > Serbest Alan, Sivas Paylaşım, Sivas Forum, Sivaslılar > Kilitli Konular

Kilitli Konular Kilitlenmiş Konular

Konu Kapatılmıştır
 
Seçenekler Arama Stil

Alt 06.04.2005, 18:51   #11
eyupsabri
Acemi Yiğido
 
Üyelik Tarihi: 03.08.2005
Mesajlar: 98
Thanks: 0
1 Mesajına 1 kez Teşekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 0 eyupsabri isimli Üye Tecrübe Puanınızını Kapatmıştır.
Standart

SEVAP SEVAP HANİ GÜNAH OLMAYAN VARYA....
İŞTE O
OKUYUNCA SEVAP KAZANIYON......
eyupsabri isimli Üye şimdilik offline Konumundadır  
Alt 07.04.2005, 07:56   #12
Kaptan-58
Usta Yiğido
 
Kaptan-58 - Ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik Tarihi: 03.08.2005
Yaş: 40
Mesajlar: 1.206
Thanks: 1
12 Mesajına 24 Kez Teşekkür Edildi.
Tecrübe Puanı: 892 Kaptan-58 ist jedem bekanntKaptan-58 ist jedem bekanntKaptan-58 ist jedem bekanntKaptan-58 ist jedem bekanntKaptan-58 ist jedem bekanntKaptan-58 ist jedem bekannt
Standart

YA BEN BU FORUMU YENİ GÖRDÜM... BEN 250 TEFRİCİYE ALIYORUM.. YARINA KADAR YANİ CUMAYA KADAR OKURUM.......
__________________
BİR HİLAL UĞRUNA YA RAB NE GÜNEŞLER BATIYOR !!!

http://img88.imageshack.us/img88/1423/6a82d9d035wv4.gif
Kaptan-58 isimli Üye şimdilik offline Konumundadır  
Alt 07.04.2005, 07:57   #13
Kaptan-58
Usta Yiğido
 
Kaptan-58 - Ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik Tarihi: 03.08.2005
Yaş: 40
Mesajlar: 1.206
Thanks: 1
12 Mesajına 24 Kez Teşekkür Edildi.
Tecrübe Puanı: 892 Kaptan-58 ist jedem bekanntKaptan-58 ist jedem bekanntKaptan-58 ist jedem bekanntKaptan-58 ist jedem bekanntKaptan-58 ist jedem bekanntKaptan-58 ist jedem bekannt
Standart

KUTLU DOĞUM

Değerli müminler,

20 Nisan 571 tarihine rastlayan Rebiu'l-evvel ayının 12'nci günü Pazartesi gecesi Peygamberimiz Efendimiz dünyayı şereflendirmişlerdir. 14 asır evvel böyle bir gecenin sabahında güneş ufuktan doğmadan insanlığın hayat ufkunda ilâhi bir nur doğmuş oluyordu. Şair ne güzel söylemiş:

"Envar ile kâinat doldu,
İşte bu gece sabah oldu."

Bu gecenin sabahında Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail'in duaları ve İsa aleyhi'selamın müjdesi gerçekleşmiş oluyordu. Kur'an-ı Kerim'de hikaye edildiğine göre Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail Kâbe'yi inşa ederlerken şöyle, dua etmişlerdi:

"Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile beraber Beytullah'ın temellerini yükseltiyor (ve şöyle dua ediyorlardı :
Ey Rabbimiz, bizden bunu kabul buyur, sen işitensin bilensin.
Ey Rabbimiz, bizi sana boyun eğenlerden kıl, soyumuzdan da sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimizi göster, tövbemizi kabul et; zira tövbeleri çokça kabul eden ancak sensin.
Ey Rabbimiz, onlara, içlerinden senin ayetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygember gönder. Çünkü üstün gelen, herşeyi yerli yerince yapan yalnız sensin."[1]

Hz. İsa da şu müjdeyi vermişti:

"Ey İsrail oğulları, ben size Allah'ın elçisiyim, benden önce gelen Tevratı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmet adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim, demişti,"[2]

Bir gün Ashab-ı Kiram peygamberimizin hayatının ilk günlerini anlatmasını rica etmişler, o da şu sözleri söylemişti:
"Ben, atam Hz. İbrahimin duası, kardeşim Hz. İsa'nın müjdesi, annem Amine'nin rüyasıyım. Annem bana hamile olduğu sırada bir rüya görmüştü: İçinden bir nur çıkmış ve bu nur Suriye'deki sarayları aydınlatmıştı:"[3]

Evet, işte bu gecenin sabahında Hz. İbrahim'in duasına ve Hz. İsa'nın müjdesine mazhar olan bu son Peygamber, bir güneş gibi doğdu.

Değerli müminler, bu gecenin sabahı gerçekten feyizli bir sabahtı. İnsanlık için yepyeni bir gün doğmuş aydınlık bir devir açılmıştı. Hz. Adem'le başlayan tevhid inancı yeniden canlanmış, cehalet ve sapık inançlarla kararan ruhlar, bu doğuşla aydınlığa kavuşmuştu.
Bir fazilet güneşi ve hidayet meş'alesi olan peygamberimizin doğumu, Allah'ın bütün insanlara en büyük nimetlerinden birisidir. Bu husus Kur'an-ı Kerim'de şöyle ifade buyurulmaktadır:

"And olsun ki Allah, müminlere ayetlerini okuyan, onları kötülüklerden temizleyen, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki onlar önceleri apaçık bir sapıklıkta idiler."[4]

Ayet-i Kerime'de ifade buyurulduğu üzere, gerçekten insanlar peygamberimizden önce her türlü değer ölçülerini yitirmiş, yollarını şaşırmışlardı. Küfür ve zulüm, gönülleri karartmış, Allah'a giden yoldan uzaklaştırmıştı. Hayır ve fazilet namına hiçbir şey kalmamıştı. Sosyal hayat bozulmuş ahlak bağları tamamen çözülmüştü. Hak, kuvvete boyun eğmiş, merhamet ve şefkat kalplerden silinmişti. Kadın esir muamelesi görmüş, bir eşya gibi alınıp satılmıştı. Kız çocukları acımasızca diri diri toprağa gömülmüştü. Evet, bunları kim söylüyor? Bunları bu toplumun içinde yaşayan insanlar söylüyor. Nitekim Mekke'de gördükleri zulüm ve işkence yüzünden Habeşistan'a göç etmek zorunda kalan ilk müslümanlar Habeş kralına, hicrete mecbur olduklarının sebeblerini anlatırken, bakınız neler söylüyorlar :
"Ey hükümdar, biz cehalet içinde yaşayan bir millet idik, putlara tapıyor, laşe yiyorduk. Fuhuş yapıyorduk. Akraba ile münasabeti kesiyor, komşularımıza kötülük yapıyorduk. Kuvvetli olanımız zayıf olanı eziyordu. Biz toplum olarak bu halde yaşarken Allah Teâlâ bize acıdı, lütfederek içimizden birini peygamber gönderdi. Soyu, iffeti ve dürüstlüğü hepimizce bilinen birisi. O bizi yalnız Allah'a ibadet etmeye çağırdı. Atalarımızın tapınageldikleri ağaç ve taş parçalarını terketmemizi söyledi. Bize doğru söylemeyi, emanete ve akrabalık bağlarına riayat etmeyi, komşularla güzel geçinmeyi; kan dökmekten ve haram olan şeylerden sakınmayı öğütledi. Bizi fuhuştan, yalandan, yetim malı yemekten, namuslu kadınlara iffetsizlik iftirasında bulunmaktan uzak durmayı emretti. Allah'a ibadet edip O'na hiçbir süretle ortak koşmamayı emretti. Namaz kılmaya, sadaka vermeye ve iyilik yapmaya bizi çağırdı. Biz de ona inandık, getirdiği dini kabul ettik. Onun haram dediğini haram bildik, helâl dediğini helâl tanıdık. Bundan dolayı içinde yaşadığımız, her yönü ile kokuşmuş toplum bize düşman kesildi, eziyet ve işkence yapmaya başladı. Bu sebeple biz de hicret ederek ülkenize geldik."[5]
İşte bu sözler o toplumda yaşamış olan insanların sözleridir. Demek ki o toplum içine düştüğü bu bunalımdan büyük ölçüde rahatsızlanmış, beklediği kutarıcıyı bulunca ona sımsıkı sarılmıştı. Onun getirdiği esasları benimsemiş ve onları hayata geçirmek için hicret etmeyi ve hiç tanımadığı bir ülkeye gitmeyi göze almıştı.

Değerli kardeşlerim, Peygamberimiz az önce de söylediğimiz gibi 571 yılı Nisan'ın 20'sine rastlayan Rebiu'l-evvel ayının 12'nci Pazartesi gecesi tan yeri ağarırken Mekke'de dünyaya geldi. Babası Abdullah, annesi Amine'dir. Babası Abdullah onun doğumundan iki ay kadar önce ölmüş bu mutlu güne erişememişti. Dedesi Abdülmüttalip torununa Muhammet adını vermişti. Ataları arasında böyle bir ad yoktu. Bunu duyanlar Abdülmüttalip'e bu adı niçin koyduğunu sordular. Abdülmüttalip şu cevabı verdi:
"Umarım ki, onu gökte Hak, yerde halk övecektir."

Tarihçiler, peygamberimizin doğduğu gece dünyada olağanüstü bazı olayların meydana geldiğini naklederler. O gece İran'da hükümdar Kisra'nın sarayından 14 sütun yıkılmış, Sava gölü kurumuş, bin yıldan beri yanan Mecûsilerin ateşi sönmüştü. Bu olaylar ilerde İran saltanatının yıkılacağına, Bizans İmparatorluğu'nun çökeceğine ve putperestliğin ortadan kalkacağına işaret idi ve öyle de oldu.[6]

Peygamberimizin hem çocukluğu ve hem de gençliği hiç kimsede görülmeyen bir güzellik içerisinde geçti. Herkes ona "Güvenilir Muhammed" diyordu.

Nihayet 40 yaşına geldi; içerisinde bulunduğu toplumdan çok rahatsızdı. Bu toplumu içerisine düştüğü bunalımdan kurtarmak için ne yapılmalıydı ? Hep bunu düşünüyordu. Allah'a ibadet etmek için de zaman zaman Mekke yakınında bulunan Hira dağındaki mağaraya çekiliyor, günlerce burada kalıyordu. 610 yılının ramazan ayında sözünü ettiğimiz mağarada bulunduğu sırada kendisine Cebrail adındaki melek geldi. Peygamberimiz o anı şöyle anlattı:
"Melek bana:
- Oku, dedi. Ben :
- Okuma bilmem, dedim. Bunun üzerine melek beni alıp gücüm tükeninceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp yine:
- Oku, dedi. Ben de ona:
Okuma bilmem, dedim. Yine beni alıp ikinci defa takatım kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp:
- Oku, dedi. Ben:
Okuma bilmem, dedim. Nihayet beni yine alıp üçüncü defa sıkıştırdı sonra beni bırakıp :
"Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı Alak'tan yarattı. Oku, Rabbin sonsuz kerem sahibidir. Kalemle yazmayı öğreten O'dur. İnsana bilmediğini O öğretti."[7] Cebrail aleyhi's-selam bu ilk ayetleri tebliğ etmiş ve peygamber olarak görevlendirilmiş olduğunu da kendisine müjdelemişti.
Peygamberimiz korkudan titreyerek eve döndü ve eşi Hz. Hatice'ye:
Beni sarıp örtünüz, beni sarıp örtünüz, dedi Hz. Hatice de onu örttü. Bir süre sonra peygamberimiz olup bitenleri Hz. Hatice'ye anlattı ve:
- Kendimden korktum, dedi Hz. Hatice
- Öyle deme, Allah'a yemin ederim ki, Allah Teala hiçbir vakit seni utandırmaz. Çünkü sen akrabalık bağlarına hürmet ediyor, borçluların borcunu ödüyor, yoksullara yardım ediyorsun. Misafirlere ikramda bulunuyor, doğruları destekliyorsun, dedi.[8]
İşte böylece peygamberimize peygamber olduğu Cebrail adındaki melek tarafından tebliğ edilmiş ve ilk ayetler de vahyedilmiş oldu.

Değerli kardeşlerim, Hz. Muhammed son peygamberdir. Allah Teâlâ Hz. Adem'den itibaren kesin sayılarını ancak kendisinin bildiği pek çok peygamber göndermiştir. Peygamberimiz bunların sonuncusudur. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur.
"Muhammed, içinizden herhangi birinizin babası değil, o, Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir."[9]

Peygamberimiz de şöyle buyurmuştur:
"Benimle peygamberlerin benzeri, şu bir kimsenin benzeri gibidir ki, o kişi bir ev yaptırmış, binayı tamamlayıp süslemiş de yalnız bir tuğlası eksik kalmış. Bu durumda halk binaya girip gezmeye başlarlar ve eksik yeri görüp hayret ederek: "Şu bir tuğlanın yeri boş bırakılmış olmasaydı" derler. İşte ben o tuğlayım, ben peygamberlerin sonuncusuyum."[10]

Peygamberimiz önceki peygamberler gibi bir milletin değil, tüm insanlığın peygamberidir. Diğer peygamberlerden farklı yönlerinden birisi budur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de:
"Ey Muhammed, biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler."[11]

Peygamberimiz yalnız insanlara değil, alemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Ey Muhammed, biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik."[12]

Evet, peygamberimiz sadece insanlar için değil, alemler için bir rahmettir. Peygamberimiz bütün insanlara hatta canlılara şefkat ve merhamet gösterir, bu konuda insanlar arasında ayırım yapmazdı. Müslüman olsun, olmasın kadın erkek, büyük küçük, zengin fakir, köle efendi herkese merhamet ederdi.
Bir savaş esnasında bir kaç çocuk çarpışan iki taraf arasında kalmış ve ölmüşlerdi. Peygamberimiz bundan haberdar olduğu zaman büyük üzüntü duymuştu. Askerler peygamberimizin üzüldüğünü görünce:
- Ey Allah'ın Resûlü, neden bu kadar üzülüyorsunuz, bunlar nihayet müşrik çocukları değil mi? dediler. Peygamberimiz:
- Bu çocuklar müşrik çocukları da olsa bunlar insandır. Bugün sizin en hayırlı olanlarınız müşrik çocukları değil mi idi? Dikkat ediniz, kesinlikle çocuk öldürmeyiniz. Her can Allah'ın fıtratına göre yaratılmıştır.[13] buyurdu.

Adamın biri peygamberimize başvurarak bir düşmanı için lanet etmesini istemişti. Peygamberimiz "Ben lanet okumak için değil, fakat aleme rahmet olmak için gönderildim." buyurdu."[14]

Herkese şefkat ve merhamet gösteren peygamberimizin inananlara özel bir şefkati vardı. Elbette öyle olmalı idi. Çünkü inananlar, onun getirdiği dini benimsemiş, malları ve canları ile o dinin yayılması için büyük fedakarlıklar göstermişlerdi. Bu konuda şöyle buyuruluyor:

"And olsun, size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir."[15]

Değerli müminler, peygamberimiz anılırken akla ilk gelen, onun, Kur'an-ı Kerim'le övülmüş olan yüksek ahlakıdır. Onu Allah Teâlâ terbiye ettiği için bir insanda bulunması düşünülebilen güzel huy ve davranışların daha mükemmeli onda toplanmıştı. Ahlâkının güzelliğine ve her yönü ile güvenilir olduğuna düşmanları bile hayrandı. Daha gençliğinde halk arasında "el-Emin-güvenilir" kimse olarak tanınmış olduğunu az önce söylemiştik. Şu olay bunun çarpıcı bir örneğidir:

Kâbe kureyş tarafından yenileniyordu. Her kabile kendisine düşen bölümü yapmış, sıra "Hacer-i Esved"in yerine konmasına gelmişti. Kureyşten her kabile "Hecer-i Esved" i yerine koyma şerefini kazanmak için, o hizmeti yapmak istiyordu. Bu yüzden kabileler arasında tartışma çıktı. Her kabile "Hacer-i Esved"i yerine koyma şerefinin kendisine ait olduğunu iddia ediyordu. Hele Abdüddar oğulları çok ileri gidip bir çanak dolusu kan getirdiler. Ellerini bu kana bulaştırıp: "Kanımız dökülmedikçe kimse önümüze geçemez" diye yemin ettiler. Bu tartışma dört beş gün devam etti. Nerde ise kabileler arasında savaş çıkacaktı ki, kureyşin en yaşlısı olan Ebu Umeyye Beni Muğire kureyşin ileri gelenlerini mescide topladı. Konuyu tekrar tartıştılar ve şu karara vardılar: Belirledikleri vakitte mescidin safa tarafındaki kapısından önce kim içeriye girerse o, hakem olacaktı. Belirlenen vakitte evvela bu kapıdan peygamberimiz içeri girdi. Bunun üzerine kureyş ileri gelenleri hep bir ağızdan: "İşte bu giren zat, emindir, bunun hakemliğine razıyız. Bu güvenilir zat, Muhammettir" dediler. Peygamberimiz bunların yanına gelince, kendisini hakem tayin ettiklerini ve bunu kabul etmesini rica ettiler. Peygamberimiz onları dinledikten sonra hakemliği kabul etti ve: "Bana bir yaygı getirin" buyurdu. Getirilen bu yaygının içine kendi eliyle "Hacer-i Esved-i" koydu. Sonra kabile başkanlarının bu yaygının birer ucundan tutup birlikte kaldırmalarını söyledi. Böyle yaptılar, her kabile yaygının bir ucundan tutarak "Hacer-i Esved"i konacağı yere kadar kaldırdılar, peygamberimiz de onu yerine koydu. Böylece her kabile "Hacer-i Esved"i yerine koyma şerefinden payını aldı ve tartışma da böylece bitmiş oldu.[16] <![endif]>

Bu olayda önemli olan şudur: Peygamberimizin küçük yaştan beri kimseyi incitmeyip o yaşa gelinceye kadar fazilete aykırı hiçbir hal hareketi görülmediği için peygamber olarak gönderilmeden önce de kureyş arasında "güvenilir" ünvanı ile tanınmış olmasıdır.

İslâmiyet'in kısa zamanda ve hızla yayılmış olması şüphe yok ki onu tebliğ eden peygamberin yüksek ahlakı ile ilgilidir. İnsanlar onun dürüstlüğüne ve güvenilir olduğuna inanmasalardı onun etrafında toplanırlar mıydı? Nitekim Kur'an-ı Kerim'de bu husus şöyle ifade edilmiştir:

"Ey Muhammet, Allah'ın rahmetinden dolayı sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlara bağış dile, iş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi Allah'a güven. Doğrusu Allah kendisine güvenenleri sever."[17]

Peygamberimizin, yaşadığı hayat ile telkin ettiği esaslar arasında tam bir ahenk mevcut idi. O, telkin ettiği esasları önce kendisi uygulardı. Çünkü insan, başkalarına verdiği öğüdü kendisi uygulamazsa onun başkaları üzerinde etkisi de olmaz. Esasen Kur'an-ı Kerim, "Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyleri niçin söylersiniz."[18] diyerek kişinin yapmayacağı şeyi başkalarına söylemesinin doğru olmayacağını bildirmektedir.

Değerli kardeşlerim, Hz. Aişe validemize, peygamberimizin ahlakının nasıl olduğu sorulduğunda, o: "Onun ahlâkı Kur'an'dı" demiştir.[19]

Peygamberimiz, davranışları ve üstün kişiliği ile en güzel örnektir. Esasen Kur'an-ı Kerim tek örnek kişi kabul etmektedir ki, o da peygamberimizdir. Şöyle buyurulmuştur: "And olsun ki, Allah'ın Resûlü, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok ananlar için güzel bir örnektir."[20]

Ayet-i kerimede Peygamberimizin, Allah'ın razı olacağı davranışlarda bulunmak isteyenler için canlı bir örnek ve büyük fazilet numunesi olduğu anlatılmaktadır.

Peygamberimiz, peygamber olarak insanları davete başladığı zaman, onu duyan komşu ülkelerin başkanları karşılaştıkları her Mekke'liden peygamberimiz hakkında bilgi alıyorlar, daha çok ahlakının nasıl olduğunu soruyorlardı. İşte Mekke ileri gelenlerinden Ebu Süfyan müslüman olmadan önce ticaret amacı ile Şam'a gittiği zaman Bizans İmparatoru onu huzuruna çağırmış ve peygamberimizle ilgili kendisine bazı sorular sormuştu. Bu sorulardan birisi de şöyle idi:

Peygamberlik iddiasında bulunan bu zatın daha önce hiç yalan söylediğini duydunuz mu? Ebu Süfyan:
- Asla yalan söylediğini duymadık, diye cevap verdi. Bunun üzerine imparator :
- Size peygamberlik iddiasında bulunan bu zatın evvelce hiç yalan söyleyip söylemediğini sordum, onun hiç yalan söylemediğini ifade ettiniz. Şayet bu zat Allah hakkında yalan söylemiş olsa daha evvel insanlara yalan söylemesi gerekirdi, dedi.[21]

Değerli müminler, peygamberimize göre ahlak her şeydi o, ahlaka o kadar önem verirdi ki, dinin ne olduğunu soranlara, dinin güzel ahlaktan ibaret olduğunu söylerdi. Hatta ahlakı güzel olmayanın konuştuğu zaman yalan söyleyenin, söz verdiği zaman sözünde durmayanın, emanete hıyanet edenin -diğer dini vecibelerini yerine getirmiş olsa bile- olgun mümin olamayacağını söylerdi.

Onun hayatını inceleyenler, onun ne yüksek bir ahlaka sahip olduğunu göreceklerdir. O, kim olursa olsun, herkese iyi muamele eder, kimseyi incitmez, ayıplamaz ve kırmazdı.
Ebu Saîd el Hudri (r.a.) anlatıyor:

"Bir gün bedevilerden biri peygamberimizden alacağını tahsil etmeye gelmişti. Edep ve terbiye ölçülerini aşarak peygamberimize kaba ve sert sözler söyledi. Ashab-ı Kiram bedevinin bu hareketine kızarak:
- Sen kiminle konuştuğunu biliyor musun? dediler. Bedevi hiç aldırmadı:
- Ben hakkımı istemeye geldim, dedi. Bunun üzerine peygamberimiz ashaba:
- Siz onun tarafından olacaktınız. Çünkü bu adam hakkını istiyor, buyurdu.
Ve bedeviye hakkını fazlası ile verdi.[22]

Peygamberimizin arkadaşlarından herhangi biri kendisinden bir ricada bulunduğunda bu ricayı geri çevirmez, yerine getirirdi.

Mahmud b. Er-Rebiu'l-Ensari (r.a.) anlatıyor:
"Peygamberimizin arkadaşlarından Bedir savaşında hazır bulunan Ensardan ıtban b. Malik, peygamberimize gelerek "Ey Allah'ın Resûlü, gözlerim görmez oldu. Halbuki mahallemiz halkına namaz kıldıran benim. Yağmur yağdığı vakit onlarla aramızda olan dere akar da mescitlerine gidip namaz kıldıramaz oluyorum. Gönlüm ister ki bana gelip evimde namaz kıldırasın da senin namaz kıldığın yeri namazgah edineyim: dedi. Peygamberimiz: "İnşallah bunu yaparım" diye vadetti.
Itban diyor ki : Ertesi sabah peygamberimiz beraberinde Ebû Bekir olduğu halde gün yükseldiği vakit bana geldiler. Peygamberimiz içeri girmek için izin istedi. Eve girdiğinde oturmadı, bana:
- Evinin neresinde namaz kılmamı istersin? dedi. Ben de namaz kılmasını istediğim yeri ona gösterdim. Peygamberimiz namaza durup tekbir aldı. Biz de arkasında durarak saf olduk. İki rekat kıldırıp selam verdi. Bunun üzerine biz onun için pişirdiğimiz çorbaya onu alıkoyduk. Mahallemiz sakinlerinden bir çok kimseler, peygamberimizin evimizi şereflendirdiğini haber alınca birer birer geldiler. İçlerinden biri mahallede oturan Malik b. Ed-Dühayşin'i göremeyince sordu: "Malik nerede? dedi Orada bulunanlardan bir başkası:
- O, Allah'a ve peygamberine sevgisi olmayan bir münafıktır, dedi. Peygamberimiz:
- Böyle deme, görmüyor musun ki, "Lâilahe illallah ( Muhammedü'r Resülullah)" diyor ve bunu Allah rızası için söylüyor, buyurdu. Bunun üzerine o zat:
- Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dedi. Itban diyor ki. Peygamberimizi münafıklar hakkında hep böyle iyilik ve hayır düşünür bulurduk, dedi. Sonra peygamberimiz: Allah Teâlâ, O'nun rızasını arayarak "Lâilâhe illallah" diyen kimseyi cehennem ateşine haram kılmıştır, buyurdu.[23]

Peygamberimiz hayatı boyunca adaletten kıl kadar ayrılmamıştır. Herkese karşı adil davranmış, insafla muamele yapmıştır.

Hz. Aişe validemiz anlatıyor: Mahzumî kabilesinden bir kadın hırsızlık etmişti. Mekke ileri gelenleri, asil bir aileye mensup olan bu kadının ceza görmemesi için peygamberimizin çok sevdiği azatlı kölesi Zeyd'in oğlu Usame'yi peygamberimize şefaatçi olarak gönderdiler. Peygamberimiz Usame'yi dinledikten sonra:
- Sizden öncekiler bu gibi farklı uygulamaları sebebiyle helak olmuştur. Onlar, yoksullara en ağır cezayı uygular, zengin ve itibarlı olana ise ceza vermezlerdi, buyurarak kanunların uygulanmasında ayırım yapılmasının toplumun yok olmasına sebeb olacağını bildirmiş ve:
- Allah'a yemin ederim ki; Muhammed'in kızı Fatıma hırsızlık etse mutlaka cezasını verirdim.[24] buyurdu.

Ebû Said el-Hudrî (r.a.) anlatıyor:
Bir defa peygamberimiz savaş ganimeti dağıtıyordu. Çok kalabalık vardı. Adamın biri peygamberimizin adeta sırtına binmişti. Peygamberimiz elindeki çubukla kendisini rahatsız eden bu adama geri durması için işaret etmiş, fakat çubuk adamın yüzüne gelerek, yüzünü incitmişti. Peygamberimiz hemen çubuğu adamın eline vererek:
- İntikamını al, demişti. Adam:
- Ey Allah'ın Resûlü, ben şikayetçi değilim, diye cevap verdi.[25]

Değerli müminler, peygamberimizin yüksek ahlakını böyle bir vaazda anlatmak mümkün değildir. Biz sadece onun ahlakından bir iki örnek verdik. Geniş bilgi almak isteyenler peygamberimizin hayatını incelemelidirler.

Değerli müminler, peygamberimizin doğumunu anarken ne yapacağız? Bazı yerlerde olduğu gibi kaside ve ilahiler söyleyip kandil simitleri dağıtmakla mı yetineceğiz? Elbette bunlar da güzel adetlerdir. Ancak onun doğumunu anmak bu değildir. Onu anmaktan asıl gaye, onun cihanşümul olan nübüvvet ve risaletini, yüksek ahlakını anmak ve sünnetine uyma azmini tazelemektir. Çocuklarımıza onun hayatı ile ilgili bilgi vererek onu sevdirmeye çalışmaktır. Çünkü onu sevmek imandandır, hatta imanın ta kendisidir.

itekim peygamberimiz:
"Nefsim kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, hiç biriniz, ben ona babasından ve çocuğundan da daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz", buyurdu.[26]

Peygamberimizi sevmek demek onun sünnetine uymak ve onu hayata geçirmektir. Nitekim peygamberimiz
"Sünnetimi ihya eden beni sevmiş demektir. Beni seven ise cennette benimle beraberdir" buyurmuştur.[27]

Değerli kardeşlerim, Allah Teâlâ'nın sevgisine ve mağfiretine mazhar olmanın tek yolu, O'nun sevgili Peygamberinin sünnetine uymaktır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"(Ey Muhammed) de ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir."[28] İşte bu ayet-i kerime, peygambere uymanın, Allah'ın rızasını kazanmaya ve günahların bağışlanmasına vesile olacağını gayet açık bir şekilde ifade buyurmaktadır.

Bu duygu ve düşünce ile kutlu doğumun hepimize, aziz milletimize ve bütün müslüman kardeşlerimize mübarek olmasını ve peygamberimizin şefaatine bizi mazhar kılmasını Cenab-ı Hak'tan niyaz ediyorum.
__________________
BİR HİLAL UĞRUNA YA RAB NE GÜNEŞLER BATIYOR !!!

http://img88.imageshack.us/img88/1423/6a82d9d035wv4.gif
Kaptan-58 isimli Üye şimdilik offline Konumundadır  
Alt 07.04.2005, 18:46   #14
eyupsabri
Acemi Yiğido
 
Üyelik Tarihi: 03.08.2005
Mesajlar: 98
Thanks: 0
1 Mesajına 1 kez Teşekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 0 eyupsabri isimli Üye Tecrübe Puanınızını Kapatmıştır.
Standart

[size=7][/size]kaptanım eline sağlık
eyupsabri isimli Üye şimdilik offline Konumundadır  
Alt 07.04.2005, 19:04   #15
SONMEZ
Usta Yiğido
 
SONMEZ - Ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik Tarihi: 03.08.2005
Mesajlar: 1.737
Thanks: 309
171 Mesajına 428 Kez Teşekkür Edildi.
Tecrübe Puanı: 955 SONMEZ kann auf vieles stolz seinSONMEZ kann auf vieles stolz seinSONMEZ kann auf vieles stolz seinSONMEZ kann auf vieles stolz seinSONMEZ kann auf vieles stolz seinSONMEZ kann auf vieles stolz seinSONMEZ kann auf vieles stolz seinSONMEZ kann auf vieles stolz sein
Standart

AĞZINIZA, YÜREĞİNİZE SAĞLIK ARKADAŞLAR.

BEN 100 TANE ALIYORUM,
BU GECE BİTİRİRİM İNŞALLAH

ALLAH (C.C) MÜBAREK ETSİN.
SONMEZ isimli Üye şimdilik offline Konumundadır  
Alt 15.04.2005, 18:57   #16
eyupsabri
Acemi Yiğido
 
Üyelik Tarihi: 03.08.2005
Mesajlar: 98
Thanks: 0
1 Mesajına 1 kez Teşekkür Edildi
Tecrübe Puanı: 0 eyupsabri isimli Üye Tecrübe Puanınızını Kapatmıştır.
Standart

Kutlu Doğum ve Kırmızı Gül

SORU: Kutlu Doğum münasebetiyle gerek Türkiye'de, gerekse yurt dışında Peygamber Efendimiz'i (aleyhi efdalüssalavât ve ekmelüttahiyyât) daha geniş kitlelere duyurma adına neler yapabiliriz? Bu konuda ifrat ve tefrite girmemek için bir kutlama çerçevesi belirlemek mümkün müdür?

CEVAP: Allah Rasûlü'nün (aleyhissalâtü vesselam) doğumu ve yeryüzünü şereflendirmesi insanlığın yeniden dirilişi sayılır; O'nun doğduğu gün de bizim için bir kutlu bayramdır. Çünkü, biz, Rabbimizi O'nunla tanıdık. Nimete minnet ve şükran duygusunu O'ndan öğrendik. Yaratan ve yaratılan arasındaki ilişkileri, kul ve Mâbud münasebetlerini O'nun mesajlarıyla duyup anladık. O'nun ortaya koyduğu yorumlar sayesinde, kâinat, muhtevalı ve okunaklı bir kitaba dönüştü.. eşya ve hâdiseler de, âdeta Hakk'ı söyleyen ve Hakk'a çağıran birer bülbül kesildi..

O'nun gelişiyle, yaslı çehrelerdeki keder çizgilerinin yerini en içten tebessüm emareleri aldı.. O'nun ışığı başlarımızı okşamaya başladığı günden itibaren, "ebedî yokluk" korkusunun ruhlarımızdaki te'siri kırıldı; sonsuzluk isteyen sînelerimize dost ikliminden vuslat muştuları gelip ulaştı. Evet, bir insanın ötelere imanla gitmesi ve Cennet'e ehil hale gelmesi onun adına bir bayramdır. Getirdiği mesaj vesilesiyle bütün varlığın çehresine nur saçan, nazarları ahiret yamaçlarına çevirerek topyekün insanlığa Cennet ve Cehennem'i tanıtan ve ebedî saadet yollarını aydınlatan Allah Rasûlü'nün (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) doğumu ise, bütün insanlığın ve kâinatın bayramıdır.

Fakat, acaba biz, bütün insanlığa bir kurtuluş fermanı getiren Habîb-i Ekrem Efendimizi kendi büyüklüğü ölçüsünde sevebildik mi? O'nu gereğince tanıyıp başkalarına da tanıtabildik mi? “Kutlu Doğum” dediğimiz mevlid-i şerifi, O'nunla irtibatımızı ortaya koyma adına gerektiği gibi değerlendirebildik mi? Zannediyorum, bu sorulara “evet” cevabı vermemiz zordur. Gerçi, şimdiye kadar, merasim türünden çok mevlit okumuş/okutmuşuzdur; birkaç ses sanatkârı ve birkaç ilâhîci ile o geceye bir nağme katmışızdır; birkaç paket lokum ve birkaç şişe gülsuyuyla gönüller almışızdır ama maalesef bunlar kat'iyen O'nun büyüklüğüne yaraşır şekilde ve O'na karşı, sevgi, vefâ, sadakat duygularını coşturacak seviyede olmamıştır.

Tabiî ki, bu mevzûda yapılması teklif edilen şeyler "ef'âl-i mükellefîn" arasında değildir. Yani, Kutlu Doğum'la alâkalı olan faaliyetler farz, vacip ve sünnet gibi yapılması dinen istenen sorumluluklar kategorisinde mütalaa edilemez. Ancak, o mübarek gün ve geceler münasebetiyle bir kere daha Efendimiz'i (sallallahu aleyhi ve sellem) yâd etme, O'nun viladetini hatırlama ve nûrefşan mesajını anlayıp başkalarına da anlatmaya çalışma çok değişik hayırlara vesile olabilir.

Aşk Şiirleri

Mevlid programları son senelerde “Kutlu Doğum” adı altında yapılsa da aslında yeni değildir ve menşei çok eskilere dayanmaktadır. Mevlid merasimi ilk defa, Fatımîler tarafından Mısır'da tertip edilmiştir. Fakat, genel kabule göre, ehl-i sünnet çizgisi içerisinde mütalaa edebileceğimiz ilk mevlid programını, Selahaddin Eyyubî'nin eniştesi Muzafferuddin Gökbörü düzenlemiştir.

Peygamber Efendimizi övmek ve O‘nun şefâatine nail olmak maksadıyla Rasûl-ü Ekrem hayattayken bile şiirler yazılmış, kasideler söylenmiştir. Meselâ Ka'b b. Züheyr, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun huzurunda O'nu övmüş ve Allah Rasûlü tarafından tebrik edilmiş, teşvik görmüştür. Hassan bin Sabit de şiirleriyle iltifata mazhar olmuştur. İmam Busayri'nin Kaside-i Bür'e adlı aşk ve heyecan dolu şiiri de elden ele, dilden dile dolaşmıştır.

Daha sonraki dönemlerde de, Müslüman şairlerin hemen hepsi na'tlar yazmışlardır. Fuzulî, Nefî, Naîmî, Nâbî, İshak Efendi ve Şeyh Galip na't denince ilk akla gelen Peygamber aşıklarıdır. Ayrıca, Rasûlullah'ın (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) doğumunu ve hayatını medh ü senâ eden ve “Mevlid” adını taşıyan çok eser kaleme alınmıştır. Alvar İmamı'nın da bir mevlidi vardır; çocukluğumuzda biz hep onu okurduk. Bir bahisten diğerine geçerken de Silsile-i Şerif'inde yer alan ve “Allahım, lütuf ve inayet yağmurlarını bizim üzerimize de yağdır; sadece seçkin kullarını içeri aldığın dergahının kapısını bizim için de aç, bizi de haremine al” manasına gelen “İlâhî ez-kerem ber-mâ kerem-kün / Kabûl-i bâb-ı dergâh-ı harem-kün” beytini tekrar ederdik.

Bildiğiniz gibi, mevlidlerin Türkçe'de en meşhur olanı Süleyman Çelebi'nin “Vesiletü'n-Necât” adlı eseridir. Süleyman Çelebi, Yıldırım Beyazıt zamanında Divan-ı Hümayûn Hocası olmuş, sonra da Bursa Ulu Camii'nde imamlık yapmış bir hak dostudur. Bediüzzaman hazretleri, “Cenâb-ı Hak bu âdeti ebede kadar devam ettirsin ve Süleyman Efendi gibi Mevlid yazanlara rahmet etsin, yerlerini Cennetü'l-Firdevs yapsın.” demekte; Süleyman Çelebi'nin mevlidinin kabul-u âmmeye mazhar olduğunu beyan etmekte ve mevlid hakkındaki değerlendirmesini şöyle dile getirmektedir: “Mevlid-i Nebevî ile Mi'raciyenin okunması, gayet nâfi ve güzel âdettir ve müstahsen bir âdet-i İslâmiyedir. Belki hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyenin gayet lâtîf ve parlak ve tatlı bir medar-ı sohbetidir. Belki, hakaik-i imaniyenin ihtarı için en hoş ve şirin bir derstir. Belki, imanın envârını ve muhabbetullah ve aşk-ı Nebevîyi göstermeye ve tahrike en müheyyiç ve müessir bir vasıtadır.”

Bütün bunlardan hareketle, mevlid ve mi'raç gibi vesilelerle Efendimiz'i bir kere daha ve daha engince yad etmenin mahzuru olmadığı anlaşılıyor. Hatta, Allah Rasûlü kendisini meth edenlere karşı sükût buyurduğundan ve Ka'b b. Züheyr gibi şairleri tebrik edip onlara hediye verdiğinden dolayı, misyonu itibarıyla kendisini medh ü senâ ve takdir etmenin bir esas olarak sübût bulduğuna da kâil olunabilir. Yani denilebilir ki, o sükût buyurduğuna ve hatta bazılarına hediye verdiğine göre, O'nu meth etmek sünnet ya da en azından mendub (Efendimizin bazen işleyip bazan terk buyurdukları, selef-i sâlihinin de sevip rağbet ettikleri işler) da olabilir. Öyle ise,

“Allah adın zikredelim evvela
Vacib oldur cümle işte her kula

Allah adın her kim ol evvel ana

Her işi âsan eder Allah ona” (Süleyman Çelebi)

diyerek başlayıp Peygamberimizin üstün meziyetlerini, güzel vasıflarını, ahlâkının eşsizliğini, hayatını ve mucizelerini anlatmak ve nihayet, O'nun şefâatına sığınmak, salât ü selâmlarla O'na yönelmek mendup sayılabilir. Çünkü, bütün bunlar formül olarak ortaya konmamışsa da hepsinin aslı dinde vardır. Cenâb-ı Hakk'ı zikir ve O'na hamd ü senâ; Peygamber Efendimizi yâd etme ve O'na salât ü selam imanın gereğidir.

Riya ve Monotonluk Belaları

Ne var ki, bu güzel âdette işi ticarete dökmemek, gırtlak ağalığı yapmamak, riya ve süm'alara girmemek çok önemlidir. Allah'ı ve Efendimizi anma mevzuunda samimi olmaya çok dikkat etmek lazım. Bir insan, Cenâb-ı Hakk'ı andığında gözleri gerçekten yaşarmadığı ve burun kemikleri dahi sızlamadığı halde,

“Her kaçan anarsam seni, kararım kalmaz Allahım

Senden gayrı gözüm yaşın, kimseler silmez Allahım” (Yunus Emre)

der ve riyakarlıklara, yalanlara girerek Efendimize ait bazı günleri tes'îd etmeye kalkarsa, Allah'a karşı yalan söylemiş; Allah Rasûlü'ne de saygısızlık yapmış olur. İnsan içinden gelmeyen şeyi söylememeli; mutlaka bir şey söyleyecekse, kalbinin sesine tercüman olmalı, hislerinde mâkes bulmuş şeyleri ifade etmeli. Şuurundan vize alamamış sözleri gün yüzüne çıkarmamalı; riyakârlık ifade eden sesleri sineye gömmeli ve asla kimseye duyurmamalı. Mevlid okuyan da, ilahi söyleyen de ve birkaç kelam ederek o günün ehemmiyetini dile getiren de mutlaka çok samimi olmalı. O güne ve o sözleri söylemeye önceden hazırlanmalı. Va'z etmeye giden bir insanın, “Aman gözüme bir leke girmesin, kulağıma bir kir bulaşmasın, kafam dağılmasın; aman bir günahkâr olarak halkın karşısına gitmeyeyim!” diyerek, dikkat ve teyakkuz içinde camiye yürümesi gibi –ki va'z u nasihatin mü'min kalblerde mâkes bulması adına bu çok önemlidir– mevlid programlarında vazife alan insanlar da samimiyet ve ihlasa çok dikkat etmeli. Süslü-püslü şeylerle değil, samimiyetle lebriz edilmiş bir gönülle, kalbin süs ve zinetiyle halkın karşısına çıkmalı.

Diğer taraftan, hem mevlid okurken hem de daha geniş ve muhtevalı mevlid programları düzenlerken monotonluktan mutlaka kurtulmak lazım. Bugün, genel itibarıyla, mevlid merasimleri o kadar monotonlaşmıştır ki, avamdan kimseler bile onları dinlerken sırada neyin olduğunu, neden sonra ne geleceğini bilirler. Okuma üslubu ve o birbirinden güzel makamlar bile monotonluğun, ülfetin kurbanı olmuştur. Mesela; şimdilerde herkes farklı bir üslubu esas alsa da, belli bir dönem itibarıyla mevlid okuma şekli kısaca şöyleydi: Tevhid bahri Saba makamıyla okunur; özellikle “Her ki diller bu duada buluna / Fatiha ihsan ede ben kuluna” beyti mutlaka Hüseynî makamında icra edilirdi. Duadan sonra Hicaz makamına geçilir; Nûr bahrinin sonunda Rast makamına başlanırdı. Sonra aynı makamda salât ü selam getirilirdi. Vilâdet bahrine de bu makamla başlanır; peşinden Hüseynî perdesine geçilirdi. “Doğdu ol saatte ol sultan-ı dîn” derken Segahta karar kılınırdı ki, burada Segah makamının seçilmesinin sebebi, Salât-ı Ümmiyye okunacak olmasıydı. Sonra, tekrar Hüseynî makamında Merhaba bahrine girilir ve bu bölüm genellikle Hüzzam makamında bitirilirdi. Mirac ve Münacaat bahirleri Uşşak makamıyla okunup "Ümmetimden razı olsun ol muin" mısrası Hüseynî makamıyla bağlanırdı.

İşte bu şekilde başlayıp devam eden ve aynı tonda biten bir mevlid, hele bir de kalb heyecanlarıyla icra edilemiyor ve aynı coşkuyla dinlenmiyorsa bütün bütün sıkıcı ve monoton bir hal alacaktır. Oysa, o sözler çok güzeldir; anlatılan mevzular çok derindir; ama maalesef üslup eksikliği mananın önüne geçmektedir. Onları o şekliyle besteleyenler çok güzel ve faydalı bir iş yapmışlar, makamları Cennet olsun. Fakat, kanaat-i acizanemce, bu türlü şeyler aylık ya da en fazla senelik olmalı. Aynı şeyler tekrar edilmemeli, her defasında o işe ayrı bir buud ve zenginlik katılmalı. Bildiğiniz gibi, güzel bir güfte, belki yirmi insan tarafından yirmi türlü besteleniyor ve farklı farklı icrâ ediliyor. O bestelerin her biri de güfteye ayrı bir mana katıyor ve böylece, o sözleri bir kere daha, ilk günkü tazeliğiyle insanlara sunmak mümkün oluyor. İsterseniz, o farklılıklara da bir “tasrif” nazarıyla bakabilirsiniz; onları, bazı mana ve muhtevaları yeni bir ses, yeni bir söz, yeni bir eda, yeni bir üslûb ve yeni bir icrâ ile ortaya koyma şeklinde yorumlayabilirsiniz.

O'nun Şeydâları!..

Ayrıca, o tür programlarda seslendirilecek ilahi ve kasidelerde de böyle bir zenginliğe ihtiyaç var. Sadece Yunus Emre'yle yetinme, yalnızca Niyaz-ı Mısrî'ye takılıp kalma da o mübarek toplanmaları matlaştırır. Günümüzün insanı çok farklıdır. Dünkü sözler çok samimi de olsa bugünün insanına avamca gelebilir. Dün çok güzel şeyler söylendiği gibi bugün de söylenmektedir; yarın da çok güzel sözler söylenecektir. Aynı ifadeleri aynı üslup içerisinde tekrar edip durma ve bu şekilde bir araya gelmiş olma marifet değildir; asıl mesele, Efendimiz'in viladetini gerçek bir bayram olarak duyma ve duyurma; O'na vuslat duygusuyla dolma ve gönüllerde O'nun vuslatına iştiyak uyarma; dua ederken de aynı coşkuyla el kaldırma ve kalblerin bamteline dokunma.. nihayet, insanlarda bir heyecan tufanı oluşturma ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) o an gökten iniyormuş gibi bir ruh haleti hasıl etmektir. Hani Arif Nihat Asya der ya;

“Gel, ey Muhammed, bahardır...
Dudaklar ardında saklı
Aminlerimiz vardır!..
Hacdan döner gibi gel;
Mi'raç'tan iner gibi gel;
Bekliyoruz yıllardır!”

İşte, öyle yeni bir ses olmalı, bambaşka bir soluk ve derin bir heyecanla program ortaya konmalı; nihayet, orada hazır bulunanlar gönülden yakarışa geçmeli ve “Mi'raç'tan iner gibi gel;
bekliyoruz yıllardır!” demeli.

Diğer önemli bir husus da, bu programların aynı zamanda bir mesaj vermeye matuf olmasıdır. Mevlit, ilahi, kaside ve şiirler zihinleri hazırlamalı, ruhlarda heyecan hasıl etmeli; daha sonra da önceden çok iyi belirlenen bir mesajla program hitama erdirilmeli. Efendimizin hayat-ı seniyyelerinden bir husus anlatılmalı; O'nun “cevâmi'ül-kelim” dediğimiz az söz ile çok manayı ifade eden hadis-i şeriflerinden biri nakledilmeli ya da ümmetinin ferdî, ailevî ve içtimâî problemlerinin çözülmesiyle alâkalı bir husus dile getirilmeli. Fakat, verilmek istenen mesaj gibi o mesajı seslendirecek olan insan da önceden belirlenmeli.. sadece sesi ve nefesi gür, ilmi derin kimselere değil, aynı zamanda kalbî heyecanları coşkun ve gönlündeki Peygamber sevgisi engin insanlar bulunup onlara söz hakkı verilmeli. O insanlar da, öyle mübarek bir program için çok ciddi ön hazırlıklar yapmalı, gönüllerini ortaya koymalı ve konuşurken bile o işin hakkını verememe mahcubiyetiyle M. Akif gibi,

“Perişan sözlerimden bıkma, hoş gör, ya Rasûlallah,

Kulun şeydâdır amma, açtığın vadide şeydâdır!” deyip inlemeliler. Ya da İslam'ın garipliğini ve ümmetin kimsesizliğini vicdanlarında duyup o Muzdarip Şair‘in “Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi”ndeki yanık nağmeleriyle Cenab-ı Hakk'ın dergahına yönelmeliler:

Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed.
Aylar bize hep Muharrem oldu!
Akşam ne güneşli bir geceydi...
Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu!

Alem bugün üç yüz elli milyon
Mazlûma yaman bir âlem oldu:
Çiğnendi harîm-i pâki şer'in;
Nâmûsa yabancı mahrem oldu!
Beyninde öten çanın sesinden
Binlerce minâre ebkem oldu

Allah için, ey Nebiyy-i ma'sum,
İslam'ı bırakma böyle bîkes,
Ümmeti bırakma böyle mazlum.

Soru: Kutlu Doğum haftasında gül dağıtma meselesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cevap: Mevlid-i şerif kutlamalarının, Hazreti İsa'nın viladetinden dolayı yapıldığı söylenen kutlamalara bir reaksiyon olarak ortaya konmasından endişe ediyorum. “Sizin paskalya bayramınınız, yılbaşınız varsa, bizim de Kutlu Doğum haftamız var” şeklindeki bir bayağı yaklaşıma girilmesinden korkuyorum. Aynen öyle de, “Bazı insanlar zeytin dalı uzatıyorlar, biz de gül dağıtalım” diyerek böyle bir işe kalkışılıyorsa, bunu da tasvip etmiyorum.

Aslında gül, İslâm dünyasında, bilhassa Anadolu insanları arasında Peygamber Efendimize alem olagelmiştir. Edebiyatımızda gül, Sevgili'nin, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun remzidir. Rivayet olunur ki, Mi'rac Gecesi, Allah Rasûlü'nün (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) mübarek terleri yeryüzüne düşmüş ve düştüğü yerde de kırmızı gül bitivermiştir. Halk arasında böyle bilinmiş ve inanılmıştır. Bu rivayetin aslı varsa, şahsen böyle bir şeyin olabileceğine inanırım; Efendimiz'in terinden değil gül bitmesi, ırmaklar bile fışkırabilir; ama aslı yoksa, o türlü şeylere bir keramet elbisesi giydirmemek lazım. Fakat, o rivayetin aslı olsa da olmasa da, Mevlid Kandili'nde müslümanların gül hediye etmelerinin altında “Gül, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) teridir.” anlayışı olduğunu zannediyorum. Şahsen, bu şekilde gül dağıtılmasına bütün bütün karşı değilim ama meseleyi “zeytin dalına karşı gül” şeklinde ele alarak bir reaksiyon haline getirmeyi de uygun bulmuyorum.

Kanaat-i acizanemce, meseleler reaksiyona bağlanmamalı, başka ve yeni şeyler bulunmalı. Senenin değişik günlerinde bir aşure dağıtma, bir kitap hediye etme, kurban etinden bir parça verme ve bir gösterinin içine Efendimizle alâkalı bazı şeyleri de katarak insanlara cazip gelen bir usulle İlahî mesajı ulaştırma gibi yollar bir iki sene faydalı olabilir. Fakat, zamanla bunlar da cazibesini yitirir ve birkaç sene sonra sevimsiz olmaya başlar. Öyleyse, sonraki seneler için daha farklı metodlar bulmak, asıl itibarıyla taze ve diri olan meseleleri üslupsuzluğa kurban vermemek için alternatif espriler ortaya koymak gerekir. Mesela; Efendimiz'e arz edebileceğimiz en güzel hediyeler, aynı zamanda bizim için de şefaat vesilesi olan salât ü selamlardır ya da O'nun mübarek sözlerini öğrenip başkalarına da öğretmektir. Bir yerde arkadaşlarımızın yaptığı gibi, “cevâmi'ül-kelim”den kırk kadar hadis-i şerif seçilip kitapçık halinde veya küçük kartlara yazılmış olarak hediye edilebilir. Bu sene şu hadisleri seçersiniz; gelecek sene de bir başka kırk hadisi hediye edersiniz. Onları verirken de “Bu armağanı vermemizin bedeli, bir sene içinde bu kırk tane hadisin ezberlenmesidir.” dersiniz. Böylece, her sene, her ay, her gün yepyeni olan İnsanlığın İftihar Tablosu için taptaze hediyeler sunmuş olursunuz.

Evet, gül dağıtmanın tamamen karşısında olduğumu söylemek istemiyorum; fakat onun reaksiyoner bir tavır olduğunu da ifade etmeliyim. Gül verme ve zeytin dalı uzatma gibi şeyler İslâm kültüründe yoktur. Bizim kültürümüzün temel kanakları Kitap, Sünnet, icma-yı ümmet ve kıyas-ı fukaha gibi esaslardır. Bizim, bunlara bakmamız ve bunlarla işaret edilen yollarda yürümemiz gerekir. Yoksa, yapıp ettiklerimiz kendi yakıştırmalarımız olmaktan öteye geçemez
__________________
'' Dostluk, mantar yemeği gibidir. Zehirli veya zehirsiz olup olmadığı ancak yendikten sonra belli olur.'' eyupsabri
eyupsabri isimli Üye şimdilik offline Konumundadır  
Alt 16.04.2005, 12:58   #17
Kaptan-58
Usta Yiğido
 
Kaptan-58 - Ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik Tarihi: 03.08.2005
Yaş: 40
Mesajlar: 1.206
Thanks: 1
12 Mesajına 24 Kez Teşekkür Edildi.
Tecrübe Puanı: 892 Kaptan-58 ist jedem bekanntKaptan-58 ist jedem bekanntKaptan-58 ist jedem bekanntKaptan-58 ist jedem bekanntKaptan-58 ist jedem bekanntKaptan-58 ist jedem bekannt
Standart

SEN YOKTUN!

Sen yoktun...
Hz Adem'deydi nurun
Önce cenneti,
Sonra yeryüzünü şereflendirdin.
Adem nuruna affedildi
Arafat bu affa şahitti.

Sen yoktun
Nuh'un gemisindeydi Nurun...
Dalgalar yeryüzünü boğarken
Toprağın bağrındaki su
Gökyüzüyle buluşurken
Ve bu bir ilahi azap derken,
Allah nurunu taşıdı binbir sebeble
Tufan,nurunu selamladı edeple...

Sen yoktun...
Hz.İsmail'in alnındaydı Nurun
İbrahimi bir dua yükseldi kimsesiz çöllerden
"Rabbimiz" dedi,
" Onlara kendi içlerinden
Senin ayetlerini okuyacak
Kitap ve hikmeti öğretecek onlara,
Onları temizleyecek bir elçi gönder ";
Amin dedi on sekiz bin alem
Nurunla aydınlanan minicik ellerini
Semaya kaldırarak
Amin dedi İsmail.
Hira Nur dağı amin diyerek ayağa kalktı
Medine'den adı Uhud olan bir amin yankılandı
Sevr dağında.

Sen yoktun Sultanım...
Hz.İsa Ahmed diye muştuladı seni
Alemlerin efendisi diye sana seslendi
" Artık ben sizinle çok söyleşmem "dedi havarilerine
Çünkü bu alemin reisi geliyor...
Bekleyin Ahmed geliyor
Kainata Rahmet geliyor...
Havarilerin yüzünü okşayan, ölüleri dirilten bir nefes oldun.
Ama sen yoktun.

Sen yoktun....
Hz.Abdullahın alnındaydı Nurun
Başı eğik gezerdi mazlum
Put eyle göklerden seni sorardı
Varaka seni arardı sema'da
Anneler kız çocuklarını hep ağlayarak sevdiler.
Ağlayarak süslediler ölüme!...
Ağlayarak “hadi dayına gidiyorsun” dediler.

Sen yoktun Sultanım...
Canlı canlı toprağa gömülmenin adı idi dayıya gitmek,
Anne yüreğinin çıldırtan çaresizliği idi,
Ve yavrusunun ölüme gidişini seyretmesiydi.
En son çocuk atılırken çukura,
Annesinin suretinde bir melek tuttu onu
Ve tebessüm ederek Hira Nur dağını gösterdi
Melekler süslüyordu Hira'yı,
Efendisine hazırlanıyordu Cebel-i Nur
Efendisine hazırlanıyordu Mekke
Alem, efendisine hazırlanıyordu.
Kainatın gözü Hz.Amine'deydi
Toprak yalvarıyordu Rabbine...
Gel diye ağlıyordu mazlumlar
Gözleri Sema'da
Ve bir gelişin vardı Ya Resülallah
Bir inişin vardı yeryüzüne
Ve cebrail ardında yalın kılıç melekler
Bir inişin vardı yeryüzüne
Yetimler en huzurlu geceyi geçirdiler belki de...doya doya.
Sonra bir sessizlik kapladı seher vaktini
Herşey sus pus olmuştu.
Hadi diyordu yıldızlar, hadi diyordu Ay,
Kainat bir isim duymak istiyordu
Ve bir ses yükseldi Amine’nin evinden
Muhammed...
Karanlıklar aydınlığa bıraktı yerini
Muhammed...
Seni yaratan Allah'a kurbanız Ey Dürr-i Yekta...
Sana O adı veren Rahman’a kurbanız.

Artık sen vardın...
Susuz topraklara rahmet indi seninle
Annenden sonra, anne Halime sevindi seninle
Yağmura mı ihtiyaç var?...
Kaldır şehadet parmağını...
Yağmuru salsın Allah
Sonra tut ağacın yaprağını
Köklerini çıkarttırıp yanında yürütsün Allah.
Yeter ki sen iste
Sen iste Ya Resülallah
Deki; ben kimim?...
Dağlar, taşlar dile gelsin...
Dilsiz çocuklar ellerinden tutup "ente resülallah" desin.

Sen vardın...
Bedir kârdı,
Uhud dardı,
Hendek yardı,
Yiğitlerin vardı.
Ölmek için yarışan yiğitlerin
Hele bir Enes'in vardı Ya Resülallah
Uhud'da öldüğünü duyunca arkadaşlarına;
" Niye burada oturuyorsunuz ? " diye sordu...
Onlarda ;" Allah'ın resül-ü öldürülmüş ! " deyince...
" Peki O öldükten sonra yaşayıp da ne yapacaksınız,
Kalkın ve O'nun gibi ölün." demişti.
Ve savaşın en yoğun olduğu yerde şehit düşmüştü.
Hem de ne şehit Ey Nebi...
Vücudu yaralardan tanınmaz halde idi
Kız kardeşi ancak parmaklarından tanıdı onu...
Musab bin Umeyer'in vardı senin...
Uhud'da sancağını taşıyan, öyle bir aşkla sana bağlıydı ki!...
Allah o gün meleklerini Musab'ın suretinde indirdi.
Ebu Hureyre'n vardı...
Acıkınca mescidin önünde durur
Sana bakardı, sen anlardın.
" Ya Ebahir!..gel " derdin.

Ve sen gittin...
Bir gidişle gittin.
Ardında hüznün kaldı,
Hasretin kaldı göklerde,
Bilal ezan okuyamaz oldu
Ne zaman teşebbüs etse
" Muhammed resülallah " demeye...
Dizinin üstine çöker kendinden geçerdi.
Sonra günler ay, aylar yıl oldu.
Asırlar oldu...
Sensizliğe açtık gözlerimizi
Ama sen bırakmazsın bizi!...

Sen varsın...
Ey şehitlerin Sultanı sen varsın
Bir şehit bile ölmezken
Sana nasıl yok deriz.
Ebu Talip Şam'a giderken,
devesinin önüne geçip;
" Beni burada kime bırakıp da gidiyorsun " demiştin
" Ne anam var ne babam..."
Ebu Talip bırakmamıştı bu yüzden
Sensizliğin ızdırabı ile inleyen
Ümmetini kime bırakıp gidiyorsun Ya Resülallah
Bırakma bizi ki ; Allah " Sen onların içindeyken onlara azap edecek değiliz." buyuruyor.

Bırakma bizi !...
Hayatı seninle öğretti Rahman
Kulluğu seninle tanıdık
Duayı senden öğrendik sevgili,
Hz.Ömer umre için senden izin isteyince,
Kardeşcik dedin ona;
" Duanda bana da yer ayırır mısın ? "
Bizler Ömer değiliz ama bütün dualarımız senin için.

Ey Rabbimiz!...
Resülünü anışımızdan haberdar et...
O'na binler salat,binler selam...
Habibine Makam-ı Mahmud-u ver...
O'na Vesile-i lütfet...
O'nu Refik-i Ala'ya yükselt....
Bizi de affet...
O'nun hatırına affet...
Zatının hatırına affet...
Ne olur affet bizi...
Bizi affet....

ŞİİR: DURSUN ALİ ERZİNCANLI


[size=6]
GÜLLER GÜLÜNE BİNLERCE KEZ SELAM OLSUN......
[/size]
__________________
BİR HİLAL UĞRUNA YA RAB NE GÜNEŞLER BATIYOR !!!

http://img88.imageshack.us/img88/1423/6a82d9d035wv4.gif
Kaptan-58 isimli Üye şimdilik offline Konumundadır  
Alt 16.04.2005, 15:35   #18
bedirhanbugra
Yeni Yiğido
 
Üyelik Tarihi: 03.08.2005
Mesajlar: 6
Thanks: 0
0 Mesajına 0 Kez Teşekkür Edildi.
Tecrübe Puanı: 0 bedirhanbugra isimli Üye Tecrübe Puanınızını Kapatmıştır.
Standart

“Bir şeyi çok seven, elbette onu çok anar.” Hadîs-i şerîf

Hatırlatma: Peygamber efendimiz, milâdi takvime göre 20 Nisan, Hicrî-kamerî takvime göre de Rebî’ul-evvel ayının 12. gecesi, dünyaya teşrif etmişlerdir. Bu tarihler bu sene aynı güne tesadüf etmiştir.

MEVLİD KANDİLİ Dünyadaki bütün insanlara Peygamber olarak gönderilen, Peygamberlerin sonuncusu ve en üstünü Muhammed aleyhisselâm, 571 yılı Nisan ayının 20’sine rastlayan, Rebi’ul-evvel ayının 12. Pazartesi gecesi, sabaha karşı Mekke-i Mükerreme’de dünyaya gelmiştir. Her Peygamberin ümmeti, kendi Peygamberinin doğum gününü bayram yapmıştır. Bugün de, Müslümanların bayramıdır. Neşe ve sevinç günüdür. Dünyadaki Müslümanlar tarafından, her sene, bu gece Mevlid kandili olarak kutlanmakta, her yerde Mevlid kasideleri okunarak Resûlullah hatırlanmaktadır. Mevlid, doğum zamanı demektir. Resûlullah efendimiz, mevlid gecelerinde eshâb-ı kirâma ziyafet verir, dünyayı teşrifindeki ve çocukluk zamanındaki şeyleri anlatırdı. Hazret-i Ebû Bekir de, halîfe iken, eshâb-ı kirâmı toplar, Resûlullah efendimizin dünyayı teşrifindeki olağanüstü hâlleri konuşurlardı. Bu gece, Resûlullahın doğum zamanında görülen hâlleri, mûcizeleri okumak, dinlemek, öğrenmek çok sevaptır. Peygamber efendimizi öven çeşitli mevlid kasideleri vardır. Meşhur olan ve Türkiye’de sık sık okunan mevlid kasidesini Süleyman Çelebi, 15. asırda yazmıştır. Mevlid-i şerîf okumak, Resûlullahın dünyaya gelişini, mîrâcını ve hayatını anlatmak, Onu hatırlamak, Onu övmek demektir. Mevlid Gecesi, Kadir Gecesi'nden sonra en kıymetli gecedir. Bu gece Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz doğduğu için sevinenler af olur. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: “Beni ana babasından, evlâdından ve herkesten daha çok sevmeyen, mümin olamaz.” “Bir şeyi çok seven, elbette onu çok anar.” “Peygamberleri anmak, hatırlamak ibâdettir.” Bu gece, çalgı ve başka haram şeyler karıştırmadan, Allah rızası için mevlid cemiyeti yapmak, mevlid kasidesi okumak, salevât-ı şerîfe getirmek, tatlı şeyler yedirip içirmek, hayrat ve hasenat yapmak, böylece, o gecenin şükrünü yerine getirmek müstehaptır. Diğer kandillerde olduğu gibi, bugün de, Kur'ân-ı kerîm okumalı, kaza namazı kılmalı, sadaka vermeli, duâ etmeli, Cenâb-ı Haktan af ve mağfiret dilemelidir.
bedirhanbugra isimli Üye şimdilik offline Konumundadır  
Alt 16.04.2005, 17:05   #19
Hasim
Acemi Yiğido
 
Hasim - Ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik Tarihi: 03.08.2005
Mesajlar: 75
Thanks: 0
6 Mesajına 8 Kez Teşekkür Edildi.
Tecrübe Puanı: 0 Hasim isimli Üye Tecrübe Puanınızını Kapatmıştır.
Standart

Kaptan_58Gençlik'ten Allah Razı Olsun. Bu değerli bilgileri bize hatırlattığı için.
Hasim isimli Üye şimdilik offline Konumundadır  
Alt 16.04.2005, 17:09   #20
Hasim
Acemi Yiğido
 
Hasim - Ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik Tarihi: 03.08.2005
Mesajlar: 75
Thanks: 0
6 Mesajına 8 Kez Teşekkür Edildi.
Tecrübe Puanı: 0 Hasim isimli Üye Tecrübe Puanınızını Kapatmıştır.
Standart

tabii EYÜP SABRİ' den de.
Hasim isimli Üye şimdilik offline Konumundadır  
Konu Kapatılmıştır


Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB Code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Hizli Erisim


Powered by: vBulletin. Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.

Copyright © 2005
Bize Yazin  |   Sivasspor.com  |   Arşiv  |   Kullanım sözleşmesi  |   Yukarı Git